Sevilen Bir Öğretmen Nasıl Olunur?

Bir öğrencimin velisi dün bana şöyle bir soru sordu:

“Oğlum sizi neden bu kadar çok seviyor?”

O an bu soruya ayrıntılı bir cevap veremedim. Daha sonra üzerinde uzun uzun düşündüm. Gerçekten, öğrencilerimin beni sevmesini sağlayan şey neydi?

İlk aklıma gelen cevap saygı oldu.

Acaba sevginin ilk basamağı saygı olabilir miydi?

Bence evet.

Çünkü gerçekten saygı duymadığımız bir insanı ne kadar sevebiliriz? Burada bahsettiğim saygı, öğrencinin öğretmeninden korkması ya da öğretmenin otoritesine boyun eğmesi değil. Tam tersine, öğrencinin karşısındaki insanın bilgisine, karakterine, davranışlarına ve kendisine yaklaşımına değer vermesinden söz ediyorum.

Peki bir öğrenci öğretmenine neden saygı duyar?


Elbette bir öğretmenin öncelikle alanını iyi bilmesi gerekir. Öğrenci, karşısındaki kişinin ne anlattığını bildiğini hissetmelidir.

Ama bu tek başına yeterli değildir.

Öğretmen görgülü olmalı, kendisini geliştirmeli, dünyadan haberdar olmalı, iyi kalpli olmalı ve karşısındaki insanı anlamaya çalışmalıdır.

Çünkü öğrenciler yalnızca anlattığımız dersi dinlemiyorlar. Bizi de gözlemliyorlar.

Nasıl konuştuğumuzu, bilmediğimiz bir şey karşısında nasıl davrandığımızı, insanlara nasıl yaklaştığımızı, kendimizi geliştirip geliştirmediğimizi görüyorlar.

Kısacası öğretmenlik yalnızca “bildiğini anlatma” mesleği değildir.


Ben öğrencilerimi ayırt etmeksizin severim ve onlarla iyi iletişim kurmaya çalışırım.

Örneğin derse başlamadan önce onlara nasıl olduklarını sorarım.

Dışarıdan bakıldığında çok küçük bir şey gibi görünebilir:

“Nasılsın?”

Ama önemli olan yalnızca bu soruyu sormak değildir. Verilen cevabı gerçekten önemsemektir.

Bir öğrencim bir önceki hafta bana hayatında yaşadığı bir olaydan bahsetmişse sonraki ders bunu hatırlamaya çalışırım.

“Geçen hafta bahsettiğin mesele ne oldu?”

“Arkadaşınla problemini çözebildin mi?”

“Sınavın nasıl geçti?”

“Geçen gün biraz moralin bozuktu, şimdi daha iyi misin?”

Bunlar dersin konusu değildir.

Ama eğitimin konusudur.

Çünkü öğrenci o anda şunu hisseder:

“Öğretmenim benimle yaptığı konuşmayı unutmamış.”

Daha da önemlisi:

“Demek ki benim söylediklerim onun için önemli.”

Bence öğretmen ile öğrenci arasındaki bağ tam da böyle küçük görünen anlarda kuruluyor.

Bir öğrencinin başına bir sıkıntı geldiğinde, o problem çözülene kadar zaman zaman durumunu soran ve ona yalnız olmadığını hissettiren bir öğretmenin öğrencinin hayatındaki yeri farklıdır.

Öğrenci belki yıllar sonra anlattığınız formülü unutacaktır.

Ama kendisini kötü hissettiği bir gün ona nasıl davrandığınızı kolay kolay unutmayacaktır.


Hayır.

Herkesin karakteri aynı değil. Her öğretmenin öğrencileriyle aynı tür ilişkiyi kurmasını beklemek de doğru olmaz.

Üstelik iyi niyet tek başına yeterli değildir.

Öğrenciyle sağlıklı bir ilişki kurmak hem belirli insani meziyetler hem de bunun öneminin farkında olmayı gerektirir. Bir öğretmen çok iyi niyetli olabilir fakat öğrencisini gerçekten dinlemiyorsa, onun dünyasını anlamaya çalışmıyorsa veya iletişim kurmayı bilmiyorsa istediği bağı kuramayabilir.

Dolayısıyla mesele öğrencilerin sevgisini kazanmak için rol yapmak değildir.

Mesele, öğrenciyi gerçekten önemsemektir.


Bugün öğretmenlik üzerine düşünürken görmezden gelemeyeceğimiz başka bir mesele daha var: mesleki saygınlık.

Burada biraz özeleştiri yapmamız gerektiğini düşünüyorum.

Öğretmenlik mesleğinin saygınlığındaki aşınmayı yalnızca öğrencilerde, velilerde veya toplumda aramak kolaycılık olur. Bunun ekonomik koşullar, eğitim politikaları ve öğretmene biçilen toplumsal değer gibi çok daha büyük sebepleri elbette vardır.

Fakat bizim de kendimize sormamız gereken sorular var:

Kendimizi ne kadar geliştiriyoruz?

Dünyadaki değişimleri ne kadar takip ediyoruz?

Öğrencilerimizin yaşadığı dünyayı ne kadar tanıyoruz?

Burada özellikle bir ayrım yapmak istiyorum.

Öğretmenin mevcut düzene ayak uydurması gerektiğini söylemiyorum.

Öğretmenin mevcut düzenden haberdar olması gerektiğini söylüyorum.

Bunlar aynı şey değil.

Öğretmen her modayı takip etmek, her yeniliği kabul etmek veya öğrencinin ilgilendiği her şeyi sevmek zorunda değildir. Ancak öğrencisine yol gösterecekse onun yaşadığı dünyayı mümkün olduğunca tanımalıdır.

Haşim Türkoğlu

Teknolojiden, bilimden, sanattan, sinemadan, edebiyattan, toplumdaki gelişmelerden tamamen kopmuş bir öğretmenin öğrencisine yalnızca ders kitabının sınırları içerisinde rehberlik edebilir.

Oysa eğitim bundan daha büyük bir şeydir.


Bence meselenin en kritik noktalarından biri burada.

Bir öğretmen öğrencisine:

“Çalış, oku, kendini geliştir, iyi bir üniversite kazan.”

dediğinde öğrenci yalnızca bu cümleyi dinlemez.

Karşısındaki insana da bakar.

Ve belki içinden şu soruyu sorar:

“Bütün bunları yaparsam sonunda nasıl bir insan olacağım?”

İşte bu nedenle

öğretmenin kendi hayatıyla verdiği mesaj, bazen ağzından çıkan mesajdan daha güçlüdür.

Burada kesinlikle yalnızca ekonomik başarıdan bahsetmiyorum.

Bir öğrenci öğretmenine baktığında onda ulaşmak isteyebileceği bir şey görmelidir.

Bu bilgi olabilir.

Kültür olabilir.

Entelektüel birikim olabilir.

İnsanlara davranış biçimi olabilir.

Toplumsal saygınlık olabilir.

Kendini ifade edebilme becerisi olabilir.

Ya da yalnızca, hayatı boyunca karşısına çıkan insanlara iyi davranmayı başarabilmiş bir insan görebilir.

Öğretmenin öğrencinin gözünde kusursuz olması gerekmez.

Ama öğretmenin temsil ettiği insan modeli öğrencide şu hissi oluşturabilmelidir:

“Ben de böyle bir insan olmak isterim.”

Belki de başlıktaki soruya vereceğim cevap en sonunda biraz değişiyor.

“Sevilen bir öğretmen nasıl olunur?”

Belki doğrudan sevilen bir öğretmen olmaya çalışarak değil.

Öğrencilerin sizi sevmesini hedeflediğinizde popüler olmaya çalışabilirsiniz. Onları memnun etmek için sınırlarınızı değiştirebilir, gerektiğinde söylemeniz gereken şeyleri söylemekten kaçınabilirsiniz.

Bence hedef bu olmamalı.

Önce saygı duyulabilecek bir insan olmaya çalışın.

Alanınızı iyi bilin.

Kendinizi geliştirin.

Dünyadan kopmayın.

Okuyun.

Merak edin.

Bilmediğinizi kabul edin ve öğrenin.

Öğrencinizi dinleyin.

Söylediklerini hatırlayın.

Onu yalnızca sınav sonucu, not veya başarı sıralaması olarak görmeyin.

Ve en önemlisi, karşınızdaki kişinin önce bir insan, sonra sizin öğrenciniz olduğunu unutmayın.

Belki o zaman sevgi zaten kendiliğinden gelecektir.

O halde sonuç olarak:

Bir öğrencinin sevgisini istemeden önce, onun saygısını hak etmeye çalışın. Saygısını kazanmanın yolu da ondan saygı beklemekten değil, ona gerçekten değer vermekten geçer.

Eğer eğitimde bir şeyleri değiştirmek istiyorsak, meseleyi yalnızca öğrenciler üzerinden değil; öğretmen, okul, toplum ve sistemin tamamı üzerinden düşünmek zorundayız.


Yorum bırakın