Lise Eğitimi: Bilgi Yığını mı, Gerçek Hayata Hazırlık mı?



Sanayi devrimiyle birlikte dünyada üreten ülkelere ihtiyaç duyulan işçi profili, bilgiyi bilen ama sorgulamadan itaat eden bireylerdi. İşçilerin çalışacağı alanlar belirsiz olduğundan, lise eğitimi her alandan bilgi vermeyi hedefliyordu: matematik, biyoloji, fizik, kimya… Bu dönemde internetin ve bilgisayarların olmadığı, tek bilgi kaynağının kitaplar ve öğretmenler olduğu düşünüldüğünde, bilgi yüklemek bir zorunluluk olarak görülüyordu.

Ancak zaman değişti. Bugün, bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Bilgi yüklü müfredatlara hâlâ ihtiyacımız var mı? İşte bu soruya dikkatlice bakmamız gerekiyor.

Gereksiz Bilgi Yığını ve Ezberci Eğitim

Müfredatların sadeleştiğini iddia edenler var, ancak ben bunun tam aksini düşünüyorum. Hâlâ lise eğitimi, öğrencinin hafızasını gereksiz bilgilerle dolduruyor.

  • Hücre bölünmesinde kaç ATP harcandığını ezberleyen,
  • Ağrı Dağı’nın yüksekliğini bilen, fakat hayatında bir kez bile o dağı görmeyen öğrenciler yetiştiriyoruz.

Bu tür bir eğitimle, öğrenciler bilgiyi anlamaktan çok onu taşıyan birer “hafıza hamalı”na dönüşüyor. Bilgi yığınlarının altında eziliyorlar ve hayatla bağları kopuk kalıyor.

Bilgiyi Keşfeden ve Analiz Eden Öğrenciler Yetiştirmeliyiz

Eğitim sistemimiz, öğrencilerin bilgiyi ezberlemesi yerine onu keşfetmesini sağlamalı. Sınavlar bilgi temelli olmaktan çıkarılmalı. Formülleri ezberleyen ama onları neden kullanacağını bilmeyen, hayatında bir bitki hücresini görmeden klorofilin ne işe yaradığını bilen öğrenciler yerine, analitik düşünen ve çözüm üreten bireyler yetiştirmeliyiz.

Örneğin:

  • Bilgiyi analiz eden, yorumlayan ve sentezleyen bireyler yetiştirilmeli.
  • Seçtiği meslekte uzmanlaşan ve bu bilgiyi hayata uygulayan gençler hedeflenmeli.

Ahlak Eğitimi: Çoktan Seçmeli Sorularla Olmaz

Liselerde “Ahlak” dersi var, ancak bu dersin sınavları çoktan seçmeli sorularla yapılıyor. Öğrenci, sınıfta “doğru davranış nedir?” sorusunu cevaplayabiliyor, ancak aynı öğrenci:

  • Öğretmenine saygısızlık yapıyor,
  • Arkadaşlarını dolandırıyor,
  • Okulun tuvaletlerini kirletiyor.

Ahlak, sadece bilgiyle öğrenilecek bir kavram değildir. Ahlak yaşanır, örneklenir ve hayata yansıtılır. Eğitim sistemimizin ahlaki değerleri sadece öğreten değil, aynı zamanda davranış haline getiren bir yapıya kavuşturulması gerekiyor. Bugün, ahlak sınavından “100” alan ama menfaatleri uğruna her türlü yanlış işi yapan bireyler yetiştiriyoruz. İşte bu noktada eğitim sistemimizde köklü bir değişime ihtiyaç var.

Geleceğe Yönelik Eğitim Vizyonu

Bir toplum eğitimle ayağa kalkar. Eğer gerçekten güçlü ve örnek bir ülke olmak istiyorsak:

  1. Eğitim sistemimizi bilgi ezberletmekten çıkarmalıyız.
  2. Analitik düşünebilen, sorgulayan, çözüm üreten bireyler yetiştirmeliyiz.
  3. Türk gelenek ve göreneklerini benimsemiş, ahlaklı, saygılı ve sorumluluk sahibi nesiller yetiştirmek zorundayız.
  4. Meslek odaklı profesyonelleşmeyi desteklemeli, öğrencilerin ilgi ve yeteneklerine göre gelişmelerine olanak tanımalıyız.

Sonuç: Geçmişten Geleceğe Eğitim Sistemi

1960’lı yılların zihniyetinden çıkmalı ve 2071’i hedeflemeliyiz. Türkiye olarak, bu topraklardaki bininci yılımızı kutlarken dünyaya örnek bir eğitim sistemine sahip olmalıyız. Gelecek nesillerimizi bilgi yığınları altında ezilen bireyler değil, bilgiyi kullanarak topluma değer katan, ahlaklı ve donanımlı bireyler olarak yetiştirmek bizim en büyük sorumluluğumuzdur.


Sosyal Medya ve Ahlak: Türk Aile Yapısına Etkileri



Günümüzde sosyal medya, hayatımızın tam merkezinde yer alıyor. Bu platformlar, hayatımızı kolaylaştırmanın yanı sıra, ahlaki değerlerimizi ve toplum dinamiklerini de derinden etkiliyor. Özellikle Türk aile yapısında, sosyal medyanın yarattığı değişimler yadsınamaz bir hale geldi.

Sosyal medyada, sürekli zengin görünmek isteyen, bunun için borçlara girip mutsuz ve sahte hayatlar yaşayan insanlara tanık oluyoruz. Bu durum, bireyleri borç altında ezmekle kalmıyor; onları, bir yalanın içinde yaşamaya mahkûm ediyor. Fotoğraf çekilirken mutlu bir aile tablosu çizen, ancak o pozun hemen ardından eşine hakaret eden çiftler ne yazık ki çok fazla.

Özellikle dikkatimi çeken bir diğer durum ise sahte mutluluk gösterileri. Kendi kendilerine çiçek ya da hediye gönderip bunu başkalarından gelmiş gibi paylaşan insanlar var. Bu durum sadece bireysel bir sorun değil; aynı zamanda bir toplum sorunudur. Çünkü bu kişiler, çocuklarımızı yetiştiren öğretmenler, doktorlar ve geleceğimizin mimarları olabilir. Ya da onların yetiştirdiği çocuklar, bizim özenle büyüttüğümüz çocuklarımızın arkadaşları olacak. Dolayısıyla, “Kendi hayatları, ne yaparlarsa yapsınlar,” diyerek geçemeyiz.


Kıskançlık ve Memnuniyetsizlik: Sosyal Medyanın Yıkıcı Etkisi

Kıskançlık, insanlık tarihi kadar eski bir duygudur. Ancak sosyal medya ile bu duygu zirve yapmıştır. Sahte mutluluklar, şatafatlı hayatlar ve sürekli gezen, gülen insanlar… Bu görüntüler, bireyleri başkalarıyla kıyaslama tuzağına düşürüyor.

Bu konudaki fikirlerimi destekleyen bilimsel araştırmalar da mevcut. Büyükmumcu ve Ceyhan’ın (2019) çalışmasında, sosyal medyada geçirilen sürenin, bireylerin kendilerini daha fazla başkalarıyla karşılaştırmasına ve bunun sonucunda kıskançlık duygularının tetiklenmesine yol açtığı tespit edilmiştir. Benzer şekilde, Bayköse ve Esin, sosyal medyada görülen içeriklerin bireylerde beden memnuniyetsizliğini ve kıskançlığı artırabileceğini ortaya koymuştur.

Buradan şu sonucu çıkarabiliriz:
Ne kadar çok sahte hayatlara maruz kalırsak, kıskançlık ve memnuniyetsizlik duyguları hayatımıza o kadar fazla girmektedir.


Çözüm Önerileri:

Peki bu durumdan nasıl kurtulabiliriz? İşte birkaç öneri:

  1. Sosyal medyada geçirilen zamanı azaltmak: Eğer bu tamamen mümkün değilse, telefonunuzda zaman kısıtlamaları ayarlayarak sosyal medya kullanımını kontrol altına alın.
  2. Gerçekliği fark etmek: Sosyal medyada gördüğünüz mükemmel hayatların büyük çoğunluğunun sahte olduğunu unutmayın. Bu paylaşımlar sadece anlık mutlulukların veya illüzyonların ürünüdür.
  3. Kendiniz için yaşayın: Her anınızı sosyal medyada paylaşmak zorunda değilsiniz. Yediğiniz yemekler, gezdiğiniz yerler ya da yaptığınız işler sadece sizin mutluluğunuz için var olmalı, başkalarının beğenisi için değil.

Sonuç:

Sosyal medya hayatımızı ele geçirmeden önce farkında olmalı, kıskançlık ve memnuniyetsizlik duygularını kontrol altına almalıyız. Türk aile yapısının temelini korumak ve ahlaki değerlerimizi muhafaza etmek için bilinçli bir birey olmalı, çocuklarımızı da bu bilinçle yetiştirmeliyiz. Teknolojiyi doğru kullanarak, hayatımızı daha sağlıklı ve huzurlu hale getirebiliriz.